İzmir, Marmaris, Datça derken…

Tarih: 26 Eylül 2012Kategori: İnstagram Fotoğrafları, Yol Güncesi1 Yorum 3.831 Kez Okundu

Her şey sevgili arkadaşım Levent’in “ben İzmir’de olacağım, sen de gelsene!” demesiyle başladı. Kısa filmim için acil mekan bakmam gerektiği için bu teklife balıklama atladım. Plan sadece İzmir ile sınırlı değildi. Sonunda Türkiye sınırlarını aşmak da vardı… Her şey 5 günde oldu bitti, işlerimi yoluna koymam, vizeyi almam ve bavulumu hazırlamam… İstanbul’dan İzmir’e doğru yola çıkarken kafamda sadece filmim için mekan bakmak işi vardı. Oysa bu üç kişilik, küçük ve sade yolculuğun, bir yandan hayatımın en eğlenceli tatili olacağına dair hiç bir fikrim yoktu…

Yola çıkmadan önce, toplamda 11 gün sürecek olan seyahatimizin plan programını manuel harita çizme yöntemi ile yaptık. Bu durumda hızlıca vize almam gerekiyordu ve 2 günde Yunan vizesini kaptım. Diğer ülkelerin vize vermekte neden bu kadar zorladığını anlamak mümkün değil. Sonuçta verilen gene schengen. İspanya vizesi yaklaşık bir ayda çıkmıştı. Üstelik şu dönemde ekonomik açıdan turizme çokça ihtiyaçları varken…

İzmir’de buluşma planı benim de işime gelmişti ki bir kaç saatliğine de olsa kuzenimi ve halamı görme şansım oldu. Kısa filmim için görüşmeler yapmam gerektiğinde ötürü ailenin geri kalanını ne yazık ki ziyaret edemedim. Görüşmeler ise çok keyifli geçti.

Sadece bir gece İzmir’de kaldık ve ertesi gün Marmaris’e yola çıktık. Otobüs seyahatimiz kısa ve acısızdı, fakat aynı şeyi önümüzde oturan çocuk için söyleyemeyeceğim. Ne zaman otobüse binsem mutlaka bir çocuğun (maksimum 15-16 yaşlarında) midesine kramplar girdiğini, bir süre sonra mutlaka kustuğunu görüyorum. Sevgili anne babalar, çocuğunuza bu işkenceyi neden çektiriyorsunuz anlamıyorum! Basit haplarla bu durumdan kurtulmak mümkün. Ben burada ailelerin özensizlik ve dikkatsizliğini görüyorum… Zamanında beni de fena halde araba tuttuğu için nasıl bir his olduğunu çok iyi bilirim. Fakat benim zamanımda böyle haplar pek yoktu… Şimdi de o haldeki çocukları gördüğümde, her seferinde dayanamayıp çocuğun yanındaki veli ile konuşuyorum. Genellikle “aa evet öyle bir hap var dimi, unuttuk gene işte” diyorlar. İçim o kadar cız ediyor ki, bildiğim bütün yöntemleri sunuyorum onlara. “Naneli şeker ya da sakız çiğne, nane çayı iç…” Yapılması gereken tek şey mideyi rahatlatmak. Bazen yanımda hap varsa veriyorum çocuğa içsin diye. Ama bu yolculukta, çocuğuyla ilgilenmeyen kadın, bir de otobüs muavinine çatmaz mı… Herkesin tadını kaçırdı, çocuk zaten maf olmuş, biz korkunç bi koku ile burun direklerimiz kırık seyahat ediyoruz, bir de kadın otobüs şirketini arayıp, yanımızda telefonda bas bas bağırarak muavini şikayet etmez mi… O zaman işte o çocuğa üzülüyorum. Başka bir şeye değil.

Geçen sene olduğu gibi, bu sene de İzmir’den başlayan yolculuğum Marmaris ile devam etti… Marmaris’e vardığımızda otogarda bizi Akgül Rent A Car’dan Murat Bey karşıladı. Öğlen sıcağında bizi karşılama iyiliğini yapmış olması dolayısıyla kendisine pek minnettar olduk. Tüm yardımseverliği dolayısıyla da hizmetlerinden çok memnun kaldık.  Ve böylece de önümüzdeki üç gün boyunca bize eşlik edecek olan arabamıza da kavuşmuş olduk.. Hani dili olsa da konuşsa o arabanın! Epey yol yaptık ve çok güzel yerler keşfettik. Bu süre içerisinde her gün ayrı bir çılgın olay yaşamaktan da geri kalmadık tabi ki. Önünden geçerken içerisi hakkında hiç bir fikrinizin olamayacağı, ağaçlarla ve yeşillikle kaplı restorant Hiserönü Köftecisi, başımıza gelen ilk güzel şey idi. Aşağıda fotoğraflardan nasıl bir yer olduğunu görebilirsiniz. Öyle bir köfte, piyaz ve en önemlisi de mekan yok…

Önce hem mekan bakmaya hem de Simi adasına nasıl geçebilirizi öğrenmek amaçlı Bozburun’a gittik, ve yüzdüğümüz ilk deniz orası oldu. Akşam Marmaris’e döndüğümüzde tabii ki hayranları olduğum, sevgili arkadaşlarım Murat Köseoğlu ve Zeynep Arıkan Köseoğlu’nu dinlemek üzere, şehrin hemen merkezinde bulunan Kalyon Bistro Bar’a gittik. Sokaktaki masalarda oturup onları dinlemek ayrı bir keyifliydi. Böyle olunca, yolu Marmaris’e düşen herkes en az bir kez onları dinleme şansına erişecektir tahminimce. Çok özlemişim onları, malesef çocukları-güzellikleri Yağmur ve Eylül’ü görme şansım olmadı bu sefer. Fotoğraflarından gördüğüm kadarıyla kocaman olmuşlar!

Sabah, kahvaltı için malzemelerimizi pazardan aldık. Peynir, zeytin, domates, ekmek… Hayatımın en keyifli kahvaltılarından biriydi. Deniz kenarında ekmek arası peynir ve domates… O günkü ilk keşfimiz Amazon Club oldu. Bir yaz da orada kalmak isteriz. Gerçi benim tatil mantığım görüldüğü üzere sürekli olarak hareket etmek üzere kurulu.

Datça’ya doğru yolumuza devam ettik. Fakat bir ihtiyaç molasında (ormanda!) Levent telefonunu suya düşürmüş. İşin kötüsü bunu 40 dakika sonra fark etti. Geri döndüğümüzde epeyce eski bir model olan Nokia’sı halen yaşıyordu. İnanılmaz. Connecting People…

O günün tamamında bükleri gezdik. Neredeyse her koyda, her su birikintisinde durduk ve yüzdük. Yaptığımız tek şey, araba sürmek, yemek yemek, yüzmek, sonra tekrar araba sürmek, yüzmek ve yemek yemek idi. Bu sırada ben mekanlarımı buldum, her şey tam kafamdaki gibi ilerledi. Durduğumuz koylardan birinde, etrafta kimse olmadığı için arabayı hızla parkedip kumsalın ve denizin güzelliğine kapılaraktan hızlıca arabadan indik ve denize doğru koşmaya başladık. Bu sırada nereden çıktıysa, yabancı plakalı 4×4 arabası olan bir adam yanımızda durup, bozuk Türkçesi ile sert bir şekilde “buraya park edemezsiniz!” dedi. Soluma ve sağıma baktığımda kocaman bomboş bir sahil gördüm. “Nereye park edecektik ki?” diye sorduğumda adam söylenerek arabasını sürmeye devam etti. Bunun üzerine sinirlenerek, arabanın arkasından tekme savurup “This is our country man!” derken buldum kendimi… Bunun üzerine üç gün güldük sanırım.

Marmaris’e dönerek zaman kaybetmemek adına, Palamutbükü’nde kalmaya karar verdik. Yazın dışarıda uyku tulumunda uyuduğum çok olmuştu ama o gece kumsalda uyuyarak (tepemizde çekirdek çıtlayarak dedikodu yapan kadınların sesini dinleyerekten) hayatımda bir ilke imza attım. Palamutbükü’nde yemek yediğimiz yerin plajında kaldık o gece. Mekanın adını vermek isterdim ama, restorantın sahibi kadını çok sevmeme rağmen, misafirperverlikleri konusunda bu sefer biraz hayal kırıklığına uğradığım için yazmayacağım.

Datça’dan Knidos’a giden yolda Cumalı Köyü’nden geçtik. Bu köyün enteresan bir yanı, mezarlıklarında mezar taşlarına uzun uzun şiirler yazıyor olmaları. Knidos hakkında ise zaten söylenebilecek söz yok, antik kentin içinden denize girmek ayrı bir keyif. Ayrıca ufak marinasındaki teknelerin arasından denize atlamak da öyle…

Hayıtbükü, Ovabükü ve Palamutbükü’nü daha detaylı gezerek Marmaris yoluna  döndük. Buralar bir kez daha en sevdiğim koylara sahip yer olarak aklıma kazındı…

Son Marmaris gecemizi tabi ki Murat ve Zeynep’i keyifle dinleyerek geçirdik. Zeynep’in o akşam bazı sürprizleri vardı ki kendisi beni çok mutlu etti :) Bu kış İstanbul’da onları daha çok göreceğime dair, ahanda buraya da yazıyorum, sözüm söz! :)

Ertesi sabah Rodos’a giden deniz otobüsüne binmek üzere yola çıktık…

Tatilin bu dört günlük  Türkiye ayağında, ne çok eğlendik, ne çok yer değiştirdik ve yol boyunca sürekli müzik dinledik, sevdik, arkadaşlığımızı pekiştirdik…

Gerisi, yakında… 😉

PS: Çok fazla fotoğraf olduğu için sayfanın sonuna kadar açılmasını bekleyin lütfen.

Hala kahvaltısı :)

Miço

Tam bir sene  sonra, tekrardan yazın İzmir’deyim ve güzel İzmir’i yakışıklı kuzenim karizmatik vosvos’u Elvis ile geziyorum… :)

Marmaris yolu

Marmaris – Hisarönü Köftecisi

Bozburun’dayız. Ve işte arabamız. Bir an için “acaba yanlışlıkla Tüftüf’ü de yanımda mı getirdim??” diye şok olmama neden olan siyah kedi :)

Murat Köseoğlu & Zeynep Özkal Arıkan Köseoğlu @ Kalyon Bistro & Bar

Amazon Club, Bördübet

Kahvaltımız

Datça, Korsan Restorant

Mambocino’dan akşam üstü Frappe’si…

Hayıtbükü

Cumalı Köyü

Knidos

Palamutbükü

Sevgili Zeynep’in defterime yaptığı çizimi :) Üç günün özeti gibi…

İşte Murat ve Zeynep “Somebody That I Used to Know”u söylerken çektiğim video.

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

1 Yorum - Yorum Yaz

  1. Erdem
    Eyl 26, 2012 @ 20:03:07

    Yine harika kareler yakalamışsınız elinize sağlık.

    Cevapla

Cevapla

© Lunaroom - Gökçe Pehlivanoğlu | blog